google-site-verification=xfFz-F1IWG-jrKWY1FSzE2BoEKXyCxwkXubRPveg5wU
Yazı Detayı
31 Mayıs 2020 - Pazar 00:03 Bu yazı 2211 kez okundu
 
CEFA- FEDA- VEFA
S. Sertaç KÖKSAL
 
 

Şuan yaşıyoruz bir bela,

hepimiz çekiyoruz bir cefa.

yapacaksak hayatlarımızda feda;

büyüklerimize göstermeliyiz vefa.

 

Ademoğlu'nun varoluşunun ilk anından itibaren cefa süreci de başlamıştır. Elmayla başlayan serüven birgün ayvayı yememizle bitecek.
 

Filmin başlagıcıyla ilgili fikrimiz var, sonuyla ilgili de sadece spoiler verildi, lakin problem yaşadığımız an ile ilgili. İnsan karşılaştığı sıkıntılı zaman dilimini, tarihin en zor dönemi sanmayı çok sevmiştir. 

 

Peki  bu yanılgı nasıl  bir sendrom ortaya çıkarıyor ? 
 

Bu yanılgı; bakış açımızı erezyona uğratıp yapılan veya yapılacak tüm hatalarda, kendimizi meşru görme hakkımız olmasına inandırıyor.. Bu hakkı o kadar  yoğun ve hızlı kullanıyoruz ki çoğu zaman bu hız karşında 'ruhlarımız geride kalıyor',  bu yüzdende içleri dolu olmayan ve insan odaklığını kaybeden  kararla ortaya çıkıyor.Bu ruh kaybı problemi tarih boyunca defalarca  tekrarlanarak devam etti ama bu deneyimler karar ve  davranışımızda bir evrimleşmeye neden olmadı. şimdiki zamanda için tek öngörümüz,  geriye doğru baktığımızda bunlara büyük hata veya felaketler diye adlandırabilmek .
 

O zaman  biz bugün bu yanılgının hangisiyle yüzyüzeyiz ve farkında bile olmadan gelecekte çocuklarımıza torunlarımıza hesabını veremekle yükümlü olduğumuz  hangi hatayı yapıyoruz.
 

Yanıt; bir rakamın soğuk yüzünde saklı ve cümlesi "65 yaş üsttü" diye başlıyor. Bu cümleleri o kadar hızlı kuruyoruz ki, kapsadığı ruhları geride bırakmaya başladık.
 

Artık bu ifadeyle başlayan tüm cümleler sadece bir sayı gibi algılanıyor ve altındaki ruh göz ardı ediliyor, belli bir aşamadan sonra altı dolmayan ama körü körüne inandığımız ve kendimizi karar verici olarak  gördüğümüz için , muhattapların da  'sizleri düşündüğümüzden  ötürü  bunları yapıyoruz ' klişesinin yaratmış  olduğu  samimiyetsizlik hissi  kalıyor.
 

Var olan salgının başlangıcı döneminde bilinmezlerin değişkenliği çok fazlaydı bununla birlikte net olan birşey vardı kronik rahatsızlığı olan kişilerde etkisi daha yoğundu ve kontrol altına alınmaması olumsuz  bir ilerleyiş gösterip hepimizi çok çok üzecek sonuçlar çıkarıyordu. Varolan olan bu gerçekliğin tevafuku olarakta 65 yaş üzeri büyüklerimiz önlemler içine dahil edildi.

 

Nedenleri tam olarak iyi anlatılmaması yüzünden uygulamaların ilk zamanlarında uyum sağlamakta zorlananlar olmasına rağmen çok kısa zamanda bu sınırlamanın içinde olan herkes kurallara harfiyen uyguladı. Sanırım bu noktaya kadar hiç kimsenin karşı bir görüş ileri süreceğini düşünmemekle birlikte, sürenin uzamasıyla bu uygulamaların asıl ortaya çıkaracağı sorunlar göz ardı edilmeye başladı.
 

Sosyal olan yapılarını asosyalleştirdik
 

Yaşam tecrübelerinin verdiği özgüvenleri alıp yerine size bir şey olacak mesajıyla söndürdük,
 

Makul şartlarda ihtiyaçlarını karşılamada sıkıntısı olmayanları, muhtaç pozisyonunda hissettirdik.
 

Kısaca biraz var olan yaşam yorgunluklarının üzerine kendi başlarına kaldırabileceklerinden fazlası olan psikolojik yükler getirdik.
 

Kronik rahatsızlık ana korku nedeni olarak açıkladıktan sonra, dört duvar arasında kalmak deyiminin başrol oyuncuları oldular ve bu yüzden ya var olan rahatsızlıkları etkilerini yoğun biçimde göstermeye başladı ya da yaşadıkları Anksiyeteler yüzünden yepyeni rahatsızlıklar hissetmeye başladılar.
 

Onları o kadar geç düşünmeye başladık ve öteledik ki tek gün, kısıtlı saattlerde hatta sokağa çıkma yasağı olduğu günlerde bile çıkabileceklerini 35 gün sonra akıl edebildik.
 

Peki bu ayıbımızı örtmek için ne yaptık? hiçbirşey
 

Ne yapabilirdik ? küçük ama anlamlı çok şey.
 

İlk olarak empati kurarak başlamalıyız; öğle sıcağında, yaşamın durdurulmuş olduğu yerleşim yerlerinde,  dışarı çıkmalarını lütuf olarak gösterdik. (Belirtmek isterim ki bu zaman diliminde dışarda olsanız kendi şehrinizden korkarsınız ve moraliniz bozulur). Neredeyse sıfır noktasına gelmiş, hayatın içine gönderip yaşam enerjilerini bir kaç saatte yükseltmelerini bekledik, endişe seviyeleri o kadar yüksekti ki sosyalleşme, iletişim kurmak bir yana herkes birbirlerinden kaçınır hale geldi. Yere düşen bir büyüğünüze yardım etmek isteseniz sizden korkarak yardımlarınızı geri çevirecek bir kaygıyla yüklenmesine neden olduk. Temel bir ihtiyacını karşılamak istese bunun hiç bir alt yapısını sağlamadık. En yalın haliyle su almak isteseler açık bir satış yeri bulamadılar veya bunu düşünüp çözüm üretmiş yerel yönetimleri ve STK'ları da yoktu.
 

 Yasak ve izin döneminde elimize çok önemli fırsatlar geçti, örneğin anneler günü. Bayram gibi büyüklerimizin hatırlanmasının doğal alt yapısı hazırdı. Ama objektiflerin önünde çekilen bir kaç fotoğraf karesinden öteye gitmedi yapılan gösteriş. Halbuki bu büyüklerimizin zaten gidecekleri alanlar belliyken  burada onların hal hatırlarını sorup ihtiyaçlarını dinleyecekleri kişileri görmek bile çok önemliydi. Anlık ya da geniş zamanda ki ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir görevli veya gönüllüler olsaydı o zaman gerçek bir vefa örneği göstermiş olmaz mıydık? Gönüllürleden bir merhaba ekibi olsaydı, görevlilerden bir ihtiyacınız var mı? timi kurulsaydı o zaman, vefa sözcüğü İstanbuldaki bir semt isminden daha anlamlı olmaz mıydı?
 

Geç kaldık ama herşey bitmiş değil. Önümüzdeki izin günlerinde, sokağa çıkma fırsatı olan belediye personeli, sağlık çalışanı, emniyet mensubu, fırınlarda su dağıtımında çalışanları vs kim varsa yarım saatlerini feda edip dışarı çıkarak onların yanında olduğumuzu gösterelim. Hörmetimizle onları onurlandıralım belki bu sayede üzeri toz tutmuş vefa duygularımızı hatırlarız.
 

Bize düşen son görev ise madem normalleşiyoruz bu yasakların kalkması için ne kadar fedakarlıklar yapabileceğimizi göstermeliyiz. Büyüklerimiz yeter ki evden çıksın bizler onlara 3 adımdan fazla yaklaşmayarak yaşam alanlarına saygı göstereceğimizin sözünü vermeliyiz. Sosyal yaşantıda herzaman olması gereken öncelikleri vererek potansiyal riskleri bertaraf edebiliriz. 19 - 20 yaşındaki gençlerimizin kendilerini koruyup kollayabileceğine inandığımız kadar(!) büyüklerimize de güvenmek yeterli olacaktır! Çünkü bizlerin de göstereceği özenle, onlar kendilerini daha iyi nasıl koruyacaklarını bilirler.
 

Büyüklerimizin bazı sayısal verileri bozacağı kaygısını bir kenara bırakıp. Onların da yaşam haklarını kendimize göre meşru gördüğümüz sebeplerle hor görmemeliyiz. İstatistiksel verileri koruma kaygımız kadar yarattığımız bu durumun hasır altı edilen diğer gerçeklerini de hesaba katmalıyız. Çünkü geçtiğimiz yıllara göre nisan mayıs döneminde evinde ankisiyetenin tetiklediği; başta kalp krizi olmak üzere, birçok farklı rahatsızlıklar 15 üzerinde artış gösteriyor.  Unutmamalıyız bu  artış  sürecin uzamasıyla birlikte çok daha hızlı bir biçimde büyüyecektir.
 

Bir bela musallat oldu ve büyük bir cefa çekiyoruz, ama yapacağımız fedakarlıklarla birbirimize karşı daha vefalı olacağımıza günler bizleri bekliyor.
 

Üstat CAN YÜCEL'lin sözleriyle "ŞU GÖĞÜS KAFESİMİ GENİŞLETEN UMUDUM VAR OLDUKÇA, GÜZEL GÜNLERE OLAN İNANCIM HİÇ BİTMEYECEK"

 

 

 
Etiketler: CEFA-, FEDA-, VEFA,
Yorumlar
Haber Yazılımı