Telefonu Her Elime Aldığımda…

Eline cep telefonunu alarak, kişiler menüsüne tıklamak, oradan birisini seçerek ara tuşuna basmak kadar kolay bir şey yok. Elbette teknolojiyle aranız iyiyse istediğiniz kişiyi aramak birkaç saniyenizi alır ama karşıda cevap verecek varsa…

6 Şubat’tan bu yana, o kadar çok “cevap vermeyecek” sevdiğimi kaybettim ki, telefonu elime her alışımda geri yerine koymam arasında geçen bir ömür var. Binlerce anı var. Binlerce hayalin gözümün önünden bir film şeridi gibi kayıp gitmesi var. Bazen bir tebessüm, bazen bir hüzün, bazen bir acı, bazen bir kızgınlık ve bazen bir sitem…

Aklıma bir şey geldiğinde, bir şey sormak istediğimde, bir bahaneyle halini hatırını sorup, muhabbet etmek için telefonun tuşuna her bastığımda karşıma çıkan dostlarım vardı.

Bunların başında İsmail Hakkı Koçak gelirdi.

60 yıllık yaşamımın neredeyse 40 yılını birlikte geçirmiş iki dost olarak, bunun tarifini yapmak kolay değil.

Adıyaman’da yaşadığım süre boyunca –bir manimiz olmadığında- mutlaka her akşam buluşup, birkaç ortak dostumuzla da bir araya gelerek, gezdiğimiz, sohbet etiğimiz, tartıştığımız, hayata dair fikir alışverişinde bulunduğumuz dostlarımızın başında gelenlerdendi.

Şimdi arayamıyorum…

Çünkü o artık yok; eşi Filiz hanım da yok, oğlu İbrahim Halil de yok, Bilal de yok, kızı Buse de…

***

Sadece bir akrabalık bağı değil, sadece bir kayınbiraderim değil. İyi bir dostum, iyi bir arkadaşım ve özellikle her türlü tamirle ilgili danışacağım kişiydi de. Almanya’da yetişen her türlü disipline(!) uygun her türlü tamire her türlü arızaya her türlü soruna çare bulan Abdurrahman Yaşar Dolaş’ı ve onun “eloğlu” diye takılmasını bile özlüyorum ama arayamıyorum.

Çünkü o artık yok; eşi Sevim hanım da yok…

***

Çocukluğundan bu yana bir kardeş bildiğim ve sürekli halimizi hatırımızı sorduğumuz Mehmet Koray Doğan’ı da artık arayamıyorum.

Çünkü o artık yok; eşi Güzide de yok, kızı Yıldız Sena da…

***

30 yıla yakın aynı işyerinde çalıştığımız, bir iş arkadaşının çok ötesinde, iki kardeş gibi olduğumuz ve kirvelik bağıyla bağlandığımız Recep Özgüven’i de aramak istediğim her an, telefonu geri yerine koyduğum andır.

Çünkü o da artık yok; eşi Emine hanım da…

***

Tomurcuk Kırtasiyede ‘çırak’ olarak işe başlayıp, “Anadolu Kırtasiye”yle ‘patron’ olan, bütün bu süreçteki iniş ve çıkışlarına şahit olduğum sevgili dostum Mehmet Arif Esmer, eşi Özlem ve bana ‘dede dede’ diye etrafımda dönüp duran o pırlanta gibi çocukları da artık yok…

***

Meslektaşlarım, arkadaşlarım, hem Dolaş Apartmanında hem de Çınar Sitesindeki komşularım. Evimi sattığım dairelerimin yeni malikleri, iş arkadaşlarım, mahalleden tanıdıklarım, aynı okulda okuduklarım, aynı sırayı paylaştıklarım…

Çarşıya çıktığımda bir çay içmek, bir muhabbet etmek için başvurduğum esnaf dostlarım. Köşedeki bakkal, ilerideki berber, berideki kasap, alt kattaki çırak, arka mahalledeki teyze, öte mahalledeki ‘abla’ diye bildiğim aile büyüklerim…

Teyzemin ‘Nergiz’i ve onun aslan parçası…

***

O kadar çok, o kadar çok, o kadar çok insan ki, “Eskiden şehirde bir kişi öldüğünde bütün şehir taziyeye giderdi, şimdi bütün şehir ölmüş, taziyeye giden yok” diye yazmıştım 6 Şubat’ın ilk günlerinde. Öyle de oldu.

Binaları saymıyorum; sokakları, caddeleri, kuytu köşeleri, her bir yanında anılarımın olduğu şehrin her noktasını, camilerini, parklarını, bahçelerini söylemiyorum. Maddi olanların yerine bir şeyler konur. Belki benzer belki benzemez ama bir şehir, yeniden inşa edilebilir ama insanlar öyle değil.

O kadar çok insan öldü ki. Ölümler arttıkça, kanıksamalar başladı. Sonra ölümler sıradanlaştı, hepsi birer rakam oldu, hepsi birer destan olmasına rağmen.

Yıkılan her evde, enkazın altında hayata tutunmaya çalışan veya toprağa düştüğü an ruhunu teslim edenlerin birer hikâyesi, onlarca, yüzlerce seveni vardı.

Enkazdan bir ses bekleyen on binlerce insanın da birer hikâyesi vardı. 

Hangisi olursa olsun, her insan kendince değerlidir ve her insan kendi yakınlarının kahramanıdır.

O gün ve ondan sonraki günler binlerce insan “sesimi duyan var mı?” çağrısına bir karşılık bekledi ama değişen bir şey olmadı. 

Biz ucuz da olsa, pahalı da olsa güvensiz evlerde oturduk, oturmaya da devam ediyoruz. Müteahhitler daha çok kazanıyor. Evlerin sağlam olup olmadığını kontrol etmekle görevli olanlar aldıkları paranın miktarına göre “sağlam” raporu vermeyi sürdürüyor. İnsanları mezara bir imzayla gönderiyorlar ve olmayan vicdanlarıyla cüzdanları arasında tercihe bile zorlanmıyorlar. Hep tercih edilen cüzdan oluyor, vicdan kimin umurunda?

Telefon konusunu bir sembol olarak aldım. Aslında ölenin arkasından ağlayanlar, göçüp gidenlere ağlamazmış; kendi yalnızlıklarına, burada bir başına bırakmışlıklarına ağlarlarmış ve hiç kimse bilmezmiş, giden mi kârlı, kalan mı?

Ben de bilmiyorum!

6 Şubat depreminde kaybettiğimiz her bir canın mekânı cennet olsun. Yattıkları yer nur olsun ve o ölümler, hiç değilse bu defa bize ders olsun. Zor ama İnşallah bu defa olsun!

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Naif Karabatak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak İnanış Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan İnanış Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler İnanış Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı İnanış Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.